Bazı yerler vardır, bir fotoğrafını görürsünüz veya bir filmde görüp hayran olursunuz ve ben oraya gitmeliyim dersiniz. Kefalonya’yı ilk defa Kaptan Corelli’nin Mandolini filminde gördüğümde, ben de hemen “oraya gitmeliyim” demiştim. Yemyeşil bir ada, mavinin en güzelinin sizi davet ettiği olağanüstü güzellikte plajlar, tipik köyler.
Film İkinci Dünya Savaşı’da adanın İtalyan (ve Alman) işgalinde olan yıllarda geçiyordu. Seyirciler filmin hemen başında Kefalonya’dan önce adanın kızlarıyla tanışmışlardı. Kaptan Corelli’yi canlandıran Nicholas Cage askerleriyle adaya çıkıp, sırtında mandoliniyle uygun adım yürürken bir anda kafasını sert bir hareketle sola çevirip “Bella bambini at 11 o’clock!” (saat 11 istikametinde güzel bebekler!) diye haykırır. Baktığı istikamette adanın doktorunun daha sonra aşık olup uğruna mandolin ile besteler yapacağı (çok) güzel kızı Peleğia’yı canlandıran Penelope Cruz vardır, ama o da bildiğimiz gibi Kefalonyalı değil, İspanyoldur.
Kaptan Corelli’nin Mandolini’nde Kefalonya diye gösterilip, aslında orası olmayan başka bir yer de adanın merkez köyü Argostoli. 1953 yılındaki depremde yıkılan Argostoli filmde bir Hollywood seti olarak tekrar yaratılmış. Argostoli’nin şimdiki hali ise yeni binalardan oluşan oldukça hayal kırıklığı yaratan bir manzara arzediyor. Ama Kefalonya’nin filmde de cömertçe sergilenen tabii güzelliği masmavi denizi ve yemyeşil tepeleriyle göz kamaştırıyor.
Kefalonya bir Yunan adası, ama Ege denizinde değil, Yunanistan ile İtalya arasındaki İyon denizinde. En kuzeydeki İtalyan etkisinde kalmış olan ünlü Korfu Adası’nın güneyinde yer alan Lefkada, İthaka ve Zakinthos’un en büyüğü ve en güzeli. Atina’dan yarım saatlik bir uçuş mesafesinde. Uçak adanın güneybatısındaki Argostoli’ye iniyor, yapılacak en iyi şey bir araç kiralamak, hatta bulabilirseniz açık üstlü bir araç kiralamak, çünkü Kefalonya büyük bir ada ve en güzel köyü Fiskardo da en kuzey ucunda, Argostoli ve küçük havalimanına iki saat mesafede. Ama harika manzaralarla süslenmiş çok keyifli bir yol.
Argostoli’den ayrıldıktan bir süre sonra sol tarafınızda karşınıza deniz çıkıyor. Yol sahili oldukça yukarıdan, neredeyse her virajda yeni bir manzara sunarcasına takip ediyor. Bir saat kadar sonra karşınıza Myrthos Beach çıkıyor. Uçurumun kenarına aracınızı çekip önümüzdeki muhteşem manzarayı seyredebilmeniz için bir cep yapılmış. Altınızda iki dağın uçurumlarla denize döküldüğü yerde görebileceğiniz en güzel mavi ve türkuvaz tonlarında uzanıp giden bir deniz ve bembeyaz dalgaların sürekli dövdüğü köpükten dalgaların renginde bir kumsal. Bu rüya gibi manzarayı içinize sindirdikten sonra isterseniz (ki istemelisiniz) daracık bir yoldan uçurumdan aşağıya inip ve dünyanın en güzel plajlarından birisinde denize girebilirsiniz.
Mrythos plajında kola, bira ve çerez satan bir iki barakadan başka bir tesis yok. Ama denize (mümkünse) doyup yolunuza devam ederseniz, 15 dakika sonra gene taa aşağılarda, deniz kenarında iki körfezin arasındaki bir kıstağa sıkışmış olan bir köy göreceksiniz. Burası da Assos, kıyılarına yaslanmış evlerin önünde daracık, ama kalabalık bir kumsalı olan rengarenk bir köy. Birkaç taverna, lezzetli mezeler, keyifli bir öğlen yemeği. Assos’tan yamaçları takip eden yola döndükten sonra Fiskardo’ya varmanız bir saat kadar bile sürmüyor.
Fiskardo bütün Akdeniz’in en havalı köylerinden birisi. Küçücük limanı lüks yatlarla dolu, sahillerinde ünlülere ve Avrupa jet sosyetesinden simalara her daim rastlamak mümkün. Hal böyle olunca yatların bağlandığı sahilde çok sayıda taverna, bar ve restoran var. Ben oturup yemek yediğim yerleri yazdığım için size olunuz Fiskardo’ya düşerse Vassos adında bir tavernayi önereceğim. Tam denizin kenarına dizilmiş masalar, göze olduğu kadar damağa da hitap eden harika mezeler, masamızdaki balıksever arkadaşlarımızı fazlasıyla memnun edecek irili ufaklı balıklar. Kadehinize bir uzo, bütün Fiskardo da tabiri caiz ise önünüzden akıp gidiyor. Bu arada Fiskardo’ya beş dakika mesafedeki Emilesse adanın en güzel oteli. Kayalık sahilinde kendinizi serin sulara attığınızda karşınızda Lefkada adası size göz kırpıyor.
Kefalonya’da bahsetmem gereken bir plaj daha var, o da Kaptan Corelli’nin Mandolini’nde İtalyanlar’ın Osmanlı’dan kalma bir mayını bulup patlattıkları sahnenin çekildiği Antisami plajı. Burası da çok güzel bir kumsal, denizde Myrthos’da olduğu kadar ton mavi yok, ama çok berrak ve davetkar. Birkaç restoran ile bir “beach club” burayı biraz daha sosyal yapmış.
Önerdiğim gibi bir araç kiraladıysanız, Fiskardo ile Sami arasındaki çok keyifli dağ yolunu kaçırmamalısınız. Aslında bir dağ yolu da değil, Kefalonya’yı sırtından kateden ince bir yol. Arada bir küçük köylere dalıyor, arada bir dönülmesi zor virajlarla sizi zorluyor, ama her daim karsinizda İthaka adasının harikulade manzarasını sunuyor hem de neredeyse inmek üzere olan bir uçağın irtifasından. İthaka, Homeros’um adası. Odysseus’un destansı yolculuğunun başlama noktası, ama onu da bu yazıya sığdırmamı umarım beklemiyorsunuzdur.
Kefalonya’ya bir daha gider misin diye sorarsanız, bir defa daha değil, birkaç defa daha giderim derim. Uçak saatlerinin İstanbul bağlantısına pek uymaması yüzünden Atina’da gecelemek gerekebiliyor, ama olsun, Atina’da bir akşam kalmaya neden itirazım olsun ki?